Tülay Çellek, tr -

COŞKUN ARAL FOTOĞRAFINDA YAŞAMAK

COŞKUN ARAL FOTOĞRAFINDA YAŞAMI SORGULAMAK

Öğr. Gör. Tülay ÇELLEK

Coşkun Aral’ın fotoğrafında sessizlik çığlık olmuş.

Bir akrabası onun çok sessiz olduğunu söylemişti. Sessizlik nedir, ya da konuşmanın
çeşidi nasıldır? Fotoğrafta sözün bir başka göstergesi değil midir? Hani sözün bittiği
yerde başlayan...

Her deklanşöre basış belki de ölümsüzlüğe basışın ta kendisiydi, ibret olmanın
sergilenmesi kadar. Ölümün, öldürmenin öyküsü ayıp olduğuna göre... Ölmek, sakat
kalmak, psikolojik sorunlar... Masumiyetin ölümü, çocuğun ölümü. Hani sevgiyi, farklı
çiçekleri, değişik dünyaları yansıtan kitapları görmeden, üstelik de savaşın sebebi
olmadan ölen çocuklar... Geleceğimiz dediğimiz çocuklar... Savaşın ilkeli ya da çağdaşı
olmuyor. İleri görüneni de, gerisi de bir potada birleşiyorlar. Otorite kurmanın, ölümün
korkusunun başka ölümlerde yaşanarak bastırılması, savaşın çıkma nedenlerinden biri olsa
gerek...

Savaşa, silaha yatırılan para eğitime yatırılsa, sanat hak eden payını alsa... Ölüm
yaratıcılığı yerini, yaşam yaratıcılığına bıraksa... Coşkun Aral’ın fotoğrafları
bunları düşündürüyor, hayallendiriyor ve bu hayallere yaşam verme savaşı kazandırıyor
insana. Umarım bir gün, onun da dediği gibi mutluluğun fotoğrafları çekilecek...

Coşkun Aral’da görsellik, savaşın korkunç gerçeğini gözümüzün önüne tüm acımasızlığı
ile seriyor. Nitekim, başlangıçta Coşkun Aral’ı ve fotoğrafını anlatmayı düşünürken
savaşı anlatır oldum. Çünkü önüme serilen fotoğraflardan o kadar etkilenmiştim ki...
Çevreme “kendimizi günlük sıradan sıkıntılarla üzüyoruz, bir de Coşkun Aral’ın fotoğraflarına
bakın, gerçek hüzün neymiş, görün” demekten kendimi alamıyorum. Ama her yazısını okudukça,
fotoğraflarının bütününe tekrar tekrar baktığımda, ölümün arasındaki yaşamı, umudu,
özleyişi de görüyorum. Gazetecilik amacıyla çekilen fotoğrafları yoğunlukları, sevgisi,
umudu, farklılığı olan bunları da bize insan olarak sunan Coşkun Aral da dikkatimi bu
anlamda hep taze tutuyor. Onun fotoğraflarına bakarken tarihi tekrar okumak, özellikle
de Uygarlık Tarihini, felsefeye bakmak , şiir söylemek gerekiyor. Daha bir coşkuyla
yaşama sarılıp iyilik, güzellik adına kötülüklerle mücadele etme sorumluluğunun yoğunlaşması
kaçınılmaz oluyor.

Ölümün ölümsüzlüğünü belgelemek adına ölüme atılmak, ancak bu denli önemli, nitelikli,
seçilmiş anları fotoğraflamak isteğini böylesine canlı, anlamlı tutuyor. Ama yine de
fotoğrafı çekilecekleri saptarken karşısındakinin mi, yoksa kendinin mi korkusu ön plana
çıkıyor?

Putlara tapınmayı yasaklayan zihniyet, yeni yeni tapınmalar yaratıyor. Savaş nedeni
olmayacak nedenlerle birbirini öldürüp duruyor. Bunları Coşkun Aral’ın fotoğrafları
söyletiyor. Fotoğraftaki insanlar duvara asılı bir resimdeki puta dönüştürülmüş insana
tapar görünümündeler. Düşündüm de taş ya da tahta olan puta tapmak bu denli zararlı
olmasa gerek. Çünkü onun hırsı, korkusu yoktur zaaflarına alet edecek. İnsanları da
savaşa yönlendiremezdi şahsi kazançları adına. İnsan put, ya da put insan olunca, üstelik
bu put insanları sevmiyorsa zararı büyük oluyor.

Coşkun Aral’ın her fotoğrafı kadar, fotoğrafın yanında yazdığı yazılar ve alıntılar çok
anlamlıydı. Elele kenetlenmiş gençleri gösteren bir fotoğraf için Albert Camus’tan bir
söz, “o anın tarihçileriydik yalnızca”. Evet tarih salt sözcüklerle yazılmaz. Coşkun Aral
fotoğrafı da tarih yazar. Bir başka fotoğraf... Bir çocuk büyüklerin tutkusuna alet
edilmiş, oyun oynamak varken. Bu, bana yıllar önce okuduğum ve gördüğüm bir haberi anımsattı:
Vietnam’daki çocuklardan resim yapmaları istenmiş. Çocukların resmi aynen şöyleymiş:
Kolları, bacakları kesik vücutlar, kesik başlar... Çocuk resimleri bu mu olmalıydı? Ya
da Coşkun Aral’ın fotoğrafındakiler gibi, çocukluğunu yaşayamayan çocuklar mı olmalıydı?

“Sözün Bittiği Yerde” adını taşıyan kitabından bir başka fotoğraf ve bir başka alıntı,
James O’connaly’den “Bize artık sadece ölümsüz bir umut kalmıştı...” İnançları, dilleri
ayrı ama yaşadıkları aynı olan insanları bir araya getirenler, Coşkun Aral’ın fotoğrafında ,
yerini almışlar. Üstelikte estetik değerler çerçevesinde, etkileyici bir tarzda. “Kendinden
olmayanları öldür. Ortasına yerleş, hükmet.” Savaşın nedenine bakınız, fotoğraflarda
gördüğümüz öldürülen ne? İnsan mı, insanlık mı, insanın yarattıkları mı, uygarlık mı,
sanat mı? Yanıt her şey olsa gerek... Uygarlıklar yok edilip yeniden kuruldu durmadan.
Ama nereye kadar? Yaşamak için yaptığımız binaları koruyan nötron bombası ya da kimyasal
silahlara ne demeli? Sadece insanı öldüren. Mermilerle delik deşik edilen evlerimiz,
elimizden alınırsa nasıl dayanacak bu insan oğlu doğanın soğuna, eve girerse de, gelecek
mermiye karşı. Ayrıca bu insanın eğer yaşama şansı olursa hangi psikolojiyle yaşayacağı,
belki de çevresine çok zarar vereceği söz konusu olmayacak mı? Görmüyor muyuz savaşa girmiş
insanların savaş bitip evlerine döndüğünde cinnet geçirip bir çok masum insanı öldürmesini.
Yani savaş, salt savaş alanında bitmiyor. Yıkıntıları yaşamın içinde devam ediyor. Sonra
onu suçlu bulup hapislere atıyoruz, gerçek suçlular sokaklarda dolaşırken.

Savaşta bile tercih edilenler önemlidir. Coşkun Aral’ın Time dergisine kapak olan fotoğrafına
gelen tepkiler bu tercihin doğru olduğunu gösteriyor. İnsanın doğasındaki doğrular, görmesini
ve seçmesini bilenler savaşın ortasında da doğruyu seçiyor, bizlere iletiyor Onun gibi.

Peki savaşta her şeyini kaybeden, harabelerin ortasında kalan çocuğun kendine ait tek şeyi,
gözyaşları durdurulabilecek mi fotoğrafla bize iletilen savaş gerçeğini? İşte Coşkun Aral
varlığı burada önem kazanıyor, fotoğraf yoluyla. Belki de normal yaşantıda karşı karşıya
gelmeyecek insanlar savaşta silahı alnına dayayıveriyorlar birbirlerinin. Hayat ölüm içinde
devam ediyor. Ama güllük gülistanlık değil mermiyle, korkuyla, soğukla. Vaat edilenleri
paylaşmadan ölenler, genç yaşta ölüme gönderilenler. Hep birilerin iktidar hırsıyla değil
mi? O zaman o hırsa ortak olmamak gerekiyor. Coşkun Aral fotoğrafı bunu fısıldıyor kulaklara,
bunu haykırıyor gözlere... Hazzın değişimini görüyoruz savaşın fotoğrafında, silahı hedefli
ya da hedefsiz kullananlarca. Robotlaşan insanlarla karşı karşıya gelmek yaşamda ve bu
yaşamı gözlerimizin önüne seren fotoğraflarda. Fotoğrafı tamamlayan yazılarında “dans”
sözcüğü kullanılmış. Orada demir tankla, insanın dansı olmuş, soğuk duş etkisi bırakan.
Coşkun Aral’ın bu fotoğraflarını görene ve yazılarını okuyana kadar dans bende zevk iken,
şimdi bu sözcük dert için de kullanıldığından anlamı çoğalıyor benliğimde.

Bir fotoğrafta ağlayan, diğer fotoğrafta gülen çocuk... Her ikisi de savaşın ortasında...
Ama çocuk olarak....

Bir anne ve baba için hayattaki en büyük acı evlat ölümüymüş. Coşkun Aral’ın karşımda
duran bir fotoğrafı, kucağında ölü çocuğunu taşıyan bir babayı gösteriyor. Ne büyük bir
acı!... Ve savaşın getirdiği yolsuzluklar. Belki de normal yaşamda hırsız olmayacak
çocukların ölenlerin ya da öldürenlerin eşyalarını yağmalaması. Bunun çocuk yaşta ruhuna
işlemesi. Savaş, ne çok suç işliyorsun... Geride bırakılanlar ev, aile, toprak. Ya
geride bırakılan insanlık... Ev yeniden yapılabilir, ama kaybolan insanlık öyle mi?
İşte Coşkun Aral fotoğrafı, bunları sorguluyor, sorgulatıyor.

Birden fotoğrafların içinde Beyrut’taki bir lunapark, elinde silah tutmuş gülen bir askerin
fotoğrafı çıkıyor karşıma. Belli ki savaşın ortasında da yok edilemeyen duygular devam ediyor.
Ama en acısı da çocukların elinde silah. Coşkun Aral’ın söylediği gibi, “artık onlar
çocuk değiller.” Evet, fotoğraftaki görüntünün dengesinden, lekesinden. hiç bahsetmiyorum.
Çünkü bunlar öyle yerli yerinde kullanılmış ki, bizi savaşın içine sokacak kadar başarıyla.

Mikrop vücuda girmeye görsün, bir daha gitmez, dönüşür, yayılır. Savaşlarda da böyle oluyor.
Karşısındakini vurmak bitince yanındakini vurmaya başlıyor insanlar. Ama onları körükleyenler
eğitime değil, silaha para yatıranlar ne yazık ki. Dersin konusu: Savaş. Her şeyde olduğu
gibi eğitim de kötüye kullanılabiliyor. O zaman bilimin ya da sanatın nereye gittiğine
değil, insanlığın nereye gittiğine bakmak gerekir. Eğitimi iyiye kullanma ön plana çıktığında
güzellikler bizimle buluşacaktır.

Silahları ve yaşamı böyle görerek büyüyen çocuklar var. Ya sevgileri, eğitimleri, düşleri,
ütopyaları... Fotoğraflardaki yüzlere bakarken bunları düşünmekten kendimi alamıyorum.

“Yetiştiremiyorum” diyen öğrencilerime demek ki plan yapmıyorsunuz, planlı çalışmıyorsunuz,
karşılığını veriyorum her zaman. Planın önündeki askerleri gösteren fotoğrafa bakınca
savaşın planını yaşıyorum, eğitimin değil. Ama ben planı hep eğitim için kullandığımdan
savaş planının arkasında duran insanları görünce irkiliyorum.

Topraktan hep sebze ve çiçek toplanacağını bilirdim. Ama öğrendim ki, Coşkun Aral
fotoğraflarından, tarladan insan kemikleri ve paslı demirler de toplanırmış! Ormanları
ağaçlar oluşturur bilirdim. Onun fotoğrafında ise ormanları mezar taşları-tahtaları
oluşturuyor.

Acı ve umutlar...
Savaş ve güzelliğini yitirmemiş kara gözler...
Savaş niye?
Ekmek kavgası için mi,
çocukları bile birbirine düşüren...

Ama yaşamdaki düzen devam ediyor, savaşın ortasında tıraş olan bir erkeğin fotoğrafıyla.
Fakat savaşa bakın, her yer darmadağınık.

İnsanları öldürmek yenilgidir, yendiğini sananlara bile. Silahlar çoğaldıkça insanlar,
hayvanlar azalıyor. Doğa zarar görüyor. Coşkun Aral her fotoğrafının yanında yazılan
güzel yazılarla bunlara dikkatimizi çekiyor. Bir şeyler yapın güzellikler, iyilikler
adına dercesine.

www.anafilya.org Edebiyat, Kültür ve Sanat dergisinin sayın editörü, fotoğraf yarışmasında
jüri üyesi olan Sayın Ara Güler’le bir söyleşi yapmamı istemişti. Böyle bir çalışmayı
ilk defa yapacaktım. Çok heyecanlandım ama buluşmamızda Ara Güler çok yardımcı oldu ve
kitaplarını hediye etti. Gerek kendisiyle söyleşirken gerekse kitaplarına bakar ve
okurken onun zekasıyla, yüreğiyle karşılaştım. Organizatör tarafı, bilgisi, çevresine
bakışı dikkatimi çekmişti, fotoğraflarının etrafında dolanırken. Coşkun Aral’ın da
kütüphanemize hediye ettiği kitaba bakarken ve okurken hocası Ara Güler’den bir şeyler
bulmuştum. Kendisiyle söyleşirken dikkatimi çeken, bilgi derinliği, müthiş gözlemci ve
ayrıntıda geziyor olmasıydı. “Bilgi aktarıcısıyım” derken bilginin bilgisine sahip
olduğunu gördüm. Üstelik alabildiğinde geniş bir boyutta. Hiçbir şeye yüzeysel bakamıyor.
Derinlikler ve ayrıntılar onun yaşamı olmuş. Bize sunan, sunulan fotoğrafları insanı
içine çekiyor. İçinde gezinirken fotoğrafların, savaşı tüm çıplaklığıyla okuyorsunuz,
yazılarını okurken de fotoğrafları görüyorsunuz. Kitabının sonunda Sayın Ara Güler’le
ortak sergi açtıklarını okudum. İkisine de yakışan bir ortaklık.

Savaş hep vardı... Önce öldürme oklaydı sonra tüfekle, şimdi de bombanın her çeşidiyle
yapılıyor. Hep canlı, hep can alıcı, hep yaşantımızda. Önce doğaya karşı verilen savaş,
sonra aileye, değerlere ve devlet adına verilen savaş... Hükmetmek, koltuk ve para adına
verilen ya da alınan savaş. Korkudan bahsediyor haklı olarak Coşkun Aral. “Kendine ait
olmayanları ele geçirme arzusu ve hırs”. Savaş yazılarının özünü böyle oluşturmuş. Kazancı
iyilik, doğruluk adına elde etmek yerine başkalarının açlığı, kanı, gözyaşına kurulu hale
gelmiş diye. O, ölülerin üzerine dikilen anıtları gösteriyor bize.
Var olmak sanatla... ( Ara Güler’in fotoğraflarını anımsıyorum.)

Afganistan’da tanık olunanlar ise iki zıtlık; biri varlık diğeri yokluk. Onları birleştiren
ise dayanışma değil, savaştı. Bunları aktarırken diğer insanlara, ölümü yaşamak susuzlukta,
açlıkta, soğukta. Ama devam etmek Coşkun Aral özelliği olarak çıkıyor karşımıza. İnsan
olmanın değerleri iyisi, kötüsüyle yaşanıyor tüm çıplaklığıyla savaşta. Savaş anlatılamıyordu,
gösterilebiliyordu. “Sözün Bittiği Yerde” yaşananların gösterilmesi kalıyordu. Hayatta
kalabilmek, bir o kadar da önemli olan zaman zaman kaybolan makinesine ve filmlerine kavuşmaktı.
Bize ulaşamayacaksa oradaki vahşet, onu yaşamanın ne önemi kalırdı. Nelerden vazgeçmek, neler
uğruna. Büyükelçiliğe girse, annesinin dolmalarını hayal etmeye devam etse milisleri kaçıracak ,
ve de oraya gelme nedeni balon olup havaya uçacak. Tercih burada başlıyor işte. Ama şiddetin
içinde bile ne umut sönüyor ne de hayal etmek son buluyor. Savaşın ortasındaki sohbetin konusu
aile, yuva özlemi. O halde savaş niye? Anne yürekleri, eşlerin saçları, çocukların minnacık
elleri özlenirken... Biliniyor ki en az kendileri kadar aileleri de onları hayallerinde yaşatıyor,
özlüyor, kendilerini takip ediyor. Televizyondan, belki ayak seslerinden, belki kapının çalan
zilinde saklanan umuttan. Ama hep bir bekleyiş, hep bir heyecan, içinde ölüm saklı olan. Hasret,
ne savaş tanıyor, ne ölüm. Her yerde her an. Hasretleyen o kadar çok şey oldukça ve bitmeyen.

Duvarları mermilerle delik deşik olmuş motele bakarken sürrealist resmi anımsama... Böyle
çağrışımlarla çekilen fotoğraflar, unutulmakta olanları hafızalarda tazelemek amacını taşıyor
Coşkun Aral için.

Biri savaşı yaşarken, diğeri TV karşısında izliyor. Yaşanan ne? Artık umursanmayan olsa gerek,
rahat koltuğunda seyredilen. Birileri silahtan kazansın diye diğerlerinin bir mermiye satılan
hayatı. Aslında hayatları demek daha doğru, çocuğunda devam eden. Ölümler de alışkanlık yaptı.
Eskiden bir kişi ölse kıyamet kopardı. Şimdi binler ölüyor, televizyondan seyrediliyor. Tıpkı
Beyrut’taki Ahmad gibi... Bir tarafında kalaşnikofu, diğer tarafında nargilesi. Yaşam ile ölüm
içiçe. Tıpkı fotoğraflardaki gibi. Ölümü çeken canlı, diğer canlılara iletmek üzere. Peki
savaşın ruhlarda bıraktığı ölüme ne demeli? Arkadaşını, dostunu öldürtecek kadar derin izleri
ne yapmalı? Her gün öldüren, ruhsal ölümlere nasıl bakmalı? Bunları sonlandırmanın yollarından
biri o parçalanan bedenleri göstermek olmalı, parçalanmadan yaşayan yüreklere sanırım. Coşkun
Aral’da bunu yapıyor, bedenini, ruhunu parçalamak uğruna olsa da. Ve robot gibi olmak. Ölümün
karşısında ancak bu tarzda fotoğraf çekilir herhalde...

Yaratıcılığı hep olumlu aldım şimdiye değin bir eğitimci olarak. Ama Coşkun Aral’ın kaleminde
vahşetteki yaratıcılıktan bahsediliyordu, beni irkiltircesine. Fakat o da sanatın tüm
inceliklerini ruhunda duyumsayarak yapıyordu bunu.

Silahı eline geçiren insanın ruh halini yaşamak, güçsüzlüğü güçlendiren ama insanlıktan
çıkaran. Bunu görmek ve fotoğrafa taşımak. İletmenin amacına sahip olmak. Yaşananları
gömmeden, o ölüm anını, öldürme anını saptamak ve herkese göstermek. O an tam bir sezgiyle
çekilen fotoğrafları, yaşamın diğer kesitlerine sunmak. Ne için? İşte burada Coşkun Aral
kişiliği çıkıyor karşımıza, sözün bittiği yerde başlayanla... Yaşananların fotoğrafçısı,
bazen de insanı, yardım edeni, koşturanı fotoğrafladığı kadar.

Coşkun Aral’ın Çad’la ilgili yazısını okurken yıllar önce BİLSAK’ta gittiğim Sudan’la ilgili
bir saydam gösterisini anımsadım. Su alırken mikropların vücuda bulaşması sonucu deri içinde
oluşan solucanları, parazitleri gösteriyordu saydamlar. Açlık, yanında hastalığı beraberinde
getiren sefalet ortamı saydamlara yansımış. Saydamlarda gördüğüm insanları Coşkun Aral bu
yazısında çizmiş. Yara bere içinde esirler, insanlık dışı koşullarda kalmaktan. Tıpkı fotoğraf
gibi önüme serildi anlattıkları.

Bizler günlük yaşantımızdaki sıkıntılarla boğulurken, savaştakiler ve savaş fotoğrafçıları
yarına çıkıp çıkamayacakları ikilemiyle yatıp kalkıyorlar. Ölümü, savaşı anlatan Coşkun Aral,
doğumu da, düğünü de anlatıyor, ya da şöyle diyelim, doğumla ölüm arası her şeyi anlatıyor.
Bir anlatıyor ki, fotoğraf ok olmuş yüreğimize, yazılar mavzer olmuş beynimize işliyor. Bir
kere daha savaşın ortasında yalnız olmadığımı hissediyor, mutlu oluyorum. Ama arkasından pala
fotoğrafını anımsıyorum, C. Aral şekerkamışı üretiminde kullanılan palayı anlatırken.
Fotoğrafındaki pala ise insanı öldürmek için kullanılıyor. Bu arada Coşkun Aral’ın yazılarını
okurken Ara Güler’i anımsadım. Onun da, neden fotoğraf, sorusuna verdiği yanıt, “yazılarım
görsel ağırlıktaydı, fotoğraftı” diyordu. Şimdi de aynı hisse kapıldım. Yazılar sanki
fotoğraf. Ben yazıların resmini çizerek okur oldum sayelerinde.

TV deki “Haberci”yi izledikten ve kitabını bitirdikten sonra, neden bunları yapıyor,
diye düşünmüştüm. İşte kendi ağzından; “Amacımız, serüvenci bir ruhla gezmek ve
gördüklerimizi, yaşadıklarımızı sizlere sıcağı sıcağına aktarmaktı. Aktardıklarımızın
içinde renk renk mutluluklar da vardı, kapkara acılar da. Vahşet dolu savaşlara tanıklık
ettik, çılgın karnavallara da. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı koşullarda insanların
seslerini duymaya, anlamaya çalıştık. Haberci tüm yolculuklarında gerçeğin peşindeydi.
Acısıyla tatlısıyla insan gerçeğinin.”

Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde bir yazı okumuştum. Sonlarına doğru moralim bozulmuştu.
Yazı, genlerden bahsediyordu ve insanlıktan. Kötülüğün çağlar boyu süregeldiğinden ve
devam edeceğinden. Buydu beni üzen. Fakat son paragrafta tam tersi anlatılıyordu. Yani
diğer genlerden ve iyilikten. İnsan varoldukça iyilikte devam edecekti. Her şey zıddıyla
yaşıyor.

Yeşilköy Uluslararası Kitap Fuarındaki fotoğraf sergisini dolaştım ve güzel bir yazıyı
okuyarak etkisinde kaldım. Coşkun Aral’ın son sözleri; “Afganistan’da savaşın insanlarını
gördüm. Ve her şeyden öte, insanın bitmek bilmeyen savaşını... İki durumda da kaybeden
hep insandı.” Coşkun Aral’la buluştuğumuzda söylediği gibi hükmetmek ve kazanmakta iyi
yollardan gerçekleşebilir. Yine kazanabilir ama doyumsuzluğun sonsuzluğuna bir nokta koyarak,
paylaşım duygusunu yaşayarak...

“Haberci” de Malezya yolculuğu ve altındaki çeşitlilik anlatılmış. Yeryüzündeki
çeşitlilik zenginliktir. Dilden yemek farklılığına kadar uzanan. Bir de Yağmur
ormanlarının çıkarlar için kesildiği, yok edildiği anlatılıyor. Bu nedenle hayvanlar
için artık güvenli değil yağmur ormanları deniyor. “Haberci”, bize sadece Türkiye’de
değil dünyada da aynı şeylerin yapıldığını gösteriyor. Oradaki kıyım Türkiye’yi de
etkileyecektir. Tıpkı buradaki kirli suların Antarktika’yı etkilediği gibi. O halde
verilen mücadele salt kendimiz ve yakın çevremiz için değil, tüm dünya ve insanı için
olmalı. Haberciyi izledikten sonra ister istemez çıkarımlarım bunlar oldu, diğer
insanlarla da paylaşmayı düşünerek...
YTÜ SANTAS 23-12-2002 İstanbul

COŞKUN ARAL VE FOTOĞRAFINDA YAŞANANLAR ÜZERİNE

Öğr. Gör. Tülay ÇELLEK

Yıldız da bir lokanta; Uzun arayışlardan sonra nihayet Coşkun Aral’la buluştuğumuz,
söyleştiğimiz yer.

TÇ – Sizinle bir kere daha görüşmeliyim. Çünkü kitaplarınıza gereksinmem var. Daha önce sayın
Ara Güler’le görüşmüştüm....
CA – Biliyorum. Kendi söyledi.
TÇ – Onunla da, sizinle de görüşmeden önce çok hazırlandım. Sizi araştırdım, notlar aldım.
YTÜ de bir söyleşiniz olmuştu. Öğrencim Barış kasetini getirdi. Tekrar dinledim. Ama yine de
böyle bir şeye çok alışkın değilim. Sizden yardım alacağım. Benim 6 satır yazmam için 6 kitap
okumam gerekiyor.
CA – www.fmd.org.tr den fotoğraflarıma ulaşabilirsiniz.
TÇ – Yazımda kullanabilir miyim?
CA – Evet.
TÇ – Branşım Grafik Tasarım ve Fotoğrafla da ilgileniyorum. Oradan girebiliriz diye düşünüyorum.
CA – Om kitapevinden kitabımı alabilirsiniz. Ensar Beyle konuşun, kütüphanenize hediye ederler.
TÇ – Çok yönlü olduğunuzu fark ettim. Fotoğraf, belgesel, jüri üyeliği... İnternette
yazılarınızı okudum. Fotoğraf sanat, fotoğraf belgesel, yönetmenlik... Yok yok. Bunlardan
bahsedebilir misiniz?
CA – Ben bilgi taşıyıcıyım. Bilgi üreten kişiler, kurumlar var. Ben bilgi taşıyorum.
Portakalda benim konum. Oluşumundan bardağa girene kadar bilgisine sahip olur ve iletirim.
( Bu arada portakal suyu içiyor ve ona bakarak konuşuyordu ) Ben taşıyıcılık yapıyorum.
TÇ – Bilgi taşıyıcısı, peki neden fotoğraf, neden savaş fotoğrafı. Haberci daha farklı
boyutta.
CA – Tehlikeli olan yerler, savaş ya da başka yer... Tehlikeli yerlere gidip haber yapmak,
herkesin girmediği yerlere giderek...
TÇ – Bilgi taşıyıcılığının yanında iş namusunuzu fark ettim.
CA – Kaygı var. Kötülük herkeste vardır. Kötü olmamam için mücadele ediyorum. Ben peygamber
değilim. İlkel toplumlarda töre, gelenek vardı. Şimdi Hukuk var. O işlemediği zaman, o bir
yerde açık verdiği zaman kaos durumuna yol açıyor. Benim bu durumda yapacağım şey, gerçeği
vermek, haberdar etmektir. Şu an mesleğime en uygun araç olduğu için fotoğrafı kullanıyorum.
TÇ – Fotoğrafınızda sessizlik çığlık olmuş. Savaş...
CA – Savaşta çalışmalı. Önce kendinizi ve doğanızı tanımanız gerekir. Ben çok zor çocukluk
geçirdim. Varlıktan darlığa geçişte. Fazla gelişmemiş bir kentte büyüdüm ve İstanbul’a geldim.
Birden bire dünya ile buluştum. Dünyanın en önemli yazar ve çizerleriyle görüştüm.
TÇ – Peki, onlara ulaşma yönteminiz neydi?
CA – Mesleğiniz zaten sizi onlara ulaştırıyor. Gazeteci olarak, doktoru olarak ya da danışmanı
olarak veya bilgi üreten insanı olarak ulaşabilirsiniz. Arafat’la dostluğum nerdendi? Onun
dünyaya ulaşmasını ben sağlamıştım. İhtiyaç duymak önemlidir. İhtiyacı olanı ürettiğim için
ulaşıyorum.
TÇ – Ankara’ya gittiğinizde, haberlerde orada önemli bir fotoğraf sergisi olduğunu öğrendim.
O sergiye gittiğinizi tahmin ettim.
CA – Bilgi Üniversitesinde sergim vardı ve belgeselimin gösterimi.
TÇ – Biliyorum. Gazete başka tarih vermiş. Üniversiteye telefon açtığımda farklı tarih
söylediler. Ama dersimin olduğu güne denk geldiği için gidemedim. Aslında onlara sizin
peşinizde olduğumu söyledim. Serginize gelip gelmeyeceğiniz sordum.
CA - Gidemedim. Bakın ben çok yoğunum. Buradan çıkacağım bir başka işe gideceğim.
TÇ – Fotoğraf çekerken ölümle karşılaştığınız...
CA – Defalarca...
TÇ – Peki bana bu duyguyu anlatabilir misiniz?
CA – Donarak ölmeyi 4 kere yaşadım Tüm bunları sürekli yaşıyorum. Defalarca açlık, vurgun
olarak, donarak... Hangisi daha farklı bilemiyorum.
TÇ – Kendiniz ölümle karşı karşıya kaldınız. Bir de başkalarının ölüm anını yaşadınız.
Bu nasıl bir duygu?
CA – Bu bana iki şey veriyor. Yaşamın ne kadar anlamlı ve ne kadar anlamsız olduğunu.
Sonuçta her şey bizde başlıyor, bizde bitiyor. Önce dünyayı algılamaya ve daha sonra
ifade etmeye başlıyorsunuz. Algılama çocukluk, ifade etme olgunluk çağını gösteriyor.
O dönem önemli. O dönem arasında ne kadar çok yapıyı, ne kadar çok kişiyi, kurumu
etkileyebiliyorsanız o kadar çok mutlu oluyorsunuz. İnsan hayatının olumlu değişiminde
ne çok insanı, kurumu etkileyebiliyorsanız o kadar mutlusunuz. Bu değişimde ne kadar
payınız varsa o kadar mutluyum. Ne kadar çok dünyanın oluşumunda, olumsuzluklara karşı
mücadele ediyorsanız o kadar mutluyum. Ne kadar canlının hayatını değiştirebiliyorsanız,
etkileyebiliyorsanız, o kadar mutluyum. Ama tam tersi de olabilir.
TÇ – Fotoğrafı da tüm bunları gerçekleştirmek için kullanıyorsunuz değil mi?
CA – Evet. Bunun özellikle hesabını verebiliyor musunuz? Merak ve arkasında kaygı...
Kaygı çok önemli. Yaptığınız şeyin kaygısını duyabiliyor musunuz? Ben duyuyorum. Bunlar
hep olgunlaşmanın da göstergesidir. Olgunlaşma yaşla olmaz. Yüz yaşına gelseniz
olgunlaşmayabilirsiniz. Portakal suyuna renk versin diye kimyasal işlem yapılmış,
ona güzel diyebiliyorsanız ve kabul ediyorsanız yüz yaşına da gelseniz olgunlaşmamışsınız
demektir. Ama içindeki suyu barındıran şekeri, rengi vs. daha fazlasını, daha güzelini
arama kaygısı varsa olgunluk buradadır. Ben insanım sonuçta. Her insan da bunlar vardır.
TÇ – Yoğun bilgi de önemli...
CA– İhtiyaç duyuyorsanız. Ben ihtiyaç duyuyorum.
TÇ – Bu ihtiyaç neden? Örneğin dünyayı değiştirme isteği mi? Bir de yöneticiliğiniz var.
CA – Çetin Altan’ı okuyor musunuz?
TÇ – Evet
CA – Dünyadaki kaç insan, şu içinde bulunduğumuz ortamda, şu anda nemin betondaki
katmanları yavaş yavaş dağıtmasını fark eder. Çok şey var, merak edip araştırılacak.
Kaç kişi merak edip araştırır. Kelebeğin kanat çırpışındaki ses tonlarını kaç kişi
araştırır. Bir müzisyen yapabilir. Leonardo da Vinci’ de bununla ilgilenmiştir.
Müzisyen bundan güzel bir senfoni çıkarmıştır. Leonardo’da kelebeğin kanatlarından
yararlanıp, ilham alarak uçmayı sağlayan, kolaylaştıran bir alet yapmıştır. Bunlar
önemli. Bununla kaç kişi ilgilenir. Bu benim sorunum değil.
TÇ – Ama sizin de sorununuz var. Sorumlu olduğunuz...
CA – Ben, Coşkun Aral, dünyanın her yerinde var olmuşumdur. Yaparım, sorumluluklarımı
bilirim. Baskılar için baskı var. Ama bu beni pasifize etmiyor.
TÇ – Mesele orada.
CA – Kelebeğin kanadıyla uğraşacak insan var, ama az. Evrenin dengelerini bozma
aşamasında müdahil değilim. Ama insanların daha az zarar görmelerinde etkili olmak
istiyorum. Ona karşı müdahil oluyorum. Ne kadar? Elimden geldiğince. O yıkımın bende,
yeni yıkımlara neden olacağını biliyorum. Yeter ki onun sağlıklı olmasını sağlamak.
Soluyacağınız, olmanız ya da olmamanızın koşullarını sağlamak.
TÇ – Yöneticilerle ilgili konuşmalarınız var, eleştirel bağlamda.
CA – Mehmet Barlas’la bunu konuştuk. Medyada o kadar hoşnutsuzluk var ki. Halk öyle
istiyor. Kalitesiz tüketici istiyor. Yola çukur açayım, lastik yıpransın. Lastik
satayım vs. düşüncesi hakim. O yollardan rahat geçmesi için çaba sarfedin. Ama
güzel bir müzik setinden müzik dinleme alışkanlığı kazandırıp para sağlayın. Yine
kazançlı olursunuz fakat iyi yollardan. Kazancı başka yollardan sağlama olanağı vardır.
İlle ki öldürüp bundan para kazanayım dememeli. Zaten ölecek. Yani kazancı kötüye
kullanmamalı. İyilikle de kazanç sağlanır. Benim tamirciye değil güzel tasarım yapan
insana ihtiyacım var. Kendi beyinleri o kadar. Ucuzcu!
TÇ – Okuma alışkanlığı olmayan bir ülkede TV programları tartışılır.
CA – Bunu denetleyen kurumlar var dünyada. Ama çocuk toplumlarda yok. Bizde de var.
Fakat bizdeki denetleyicileri denetlemek gerekiyor.
TÇ – Örneğin bir kanalda bir programa kızıyor, tamamını kapatıyor. Benim haber alma
özgürlüğümü engelliyor. Belki de salt o programa verilen yaptırımla daha doğru çözüm
olabilir. Ama ta başından eğitimle gerçek çözüm sağlanmalı.
CA – Bunu denetleyen kurumlar ne zaman çıkar? Türkiye büyüdüğü zaman. Tabii bu yükselen
binalarla olmuyor. Meslek yapan insanların sayısı artarsa, üreten, okuyan insanların sayısı
artarsa büyür. Ben çok umutsuz değilim. Yavaş yavaş olacak. Bizlerin sayısının artması
lazım, direnmesi lazım... Sizin gibi araştırmacı olmak lazım.
TÇ – AB ile ilgili...
CA – Avrupa’nın derdi Türkiye’yi almak falan değil...
Tüketen, üretmeden tüketen toplum. Üretmesini bilmeyen bir toplum. 60 yaşına kadar çalışıyor.
Haftada salt yediğine bakıyor. Avrupa’da vergisini veriyor ama hesabını da soruyor.
Bizde sormak yok.
TÇ – En büyük farklardan biri o galiba. Şimdi o fotoğraflarınız, haber fotoğraflarınız,
bir duyarlılık var.
CA – Yemek yapsam çok yoğun bir tada, sunumuna yoğunlaşıyorum. Onu çok güzel yapmaya
çalışıyorum... Yaptığımın en iyisini yapmak istiyorum. Her şeyi bilen değil, bileni bulan
olmak istiyorum.
TÇ – Her fotoğrafınız bir öykü, bir roman. Fotoğraf çekmenizi yazmalısınız. Yazmalıyım.
Fotoğraflarınızın öyküsünü öğrenmek istiyorum.
CA – Pazar günü yazıyorum. Okuyun görüşelim.
Tǖ Öyle tamamlamak lazım. Farklı bir şey hazırlamak istiyorum. Ruhunuzdakileri keşfetmek,
ulaşmak istiyorum.
CA – Av, avcı olmak yazısı var.
TÇ – Ara Güler’de beni kurtaran kitapları oldu doğrusu. O zaman daha sakin olup, üzerinde
ayrıntılı düşünüyorum.
CA – Yazımı okuyun, yahoo ya girin. “Dünyanın En Tehlikeli Yerleri” isimli kılavuz kitabı
yaptım ben.
TÇ – Bakış açınızın evrensellik boyutu... Değerlerden bahsettiniz ama...
CA – Herkes evrensel olduğunu söylüyor. Sonuçta insansınız. İnsan olmanız. Doğasında merak
ve kaygı var olan insan evrenseldir. Kozmos içinde gerekliliği var olan her şey için
mücadele etmek ve kaygı duymak. Abartmadan, kendi alanında en iyi olmak. Duvar ustası
ya da benim gibi fotoğrafçı olabilir.
TÇ – YTÜ deki kasetinizde, gelen yabancıları hep aynı yere yemeğe götürüldüğünden
bahsediyorsunuz.
CA – Her yabancıyı Yenikapı’ ya, başka yere değil. ( Eleştirel tarzda)
TÇ – Siyah-beyazım var. Grim yok diyorsunuz. Açar mısınız?
CA – Griyi belirleyen biziz. O insanın olgunlaşması. Ama başlangıç siyah-beyaz.
TÇ – Savaş fotoğrafları, yaşam biçimi mi sayıyorsunuz ya da olmuş. Geride bıraktığı savaş
çocuklarından bahsediyorsunuz. Savaşın ortasında yaşam aramanız var. Günlük şeylerden,
kadının yüzünden örnek vermişsiniz.
CA – Kendimi keşfetmeye başlıyorum. Yeri geldiğinde insan pisliğine bakıp, içinde güzellik
arama durumlarım oldu. Yeri geldiğinde uzaya bakıp ne kadar küçük bir nesne olduğumun
ayırdına vardım.
TÇ - İşte bu derinliğinizi görmek istiyorum.
CA – Onları görüşürüz.
İki gün önce bir Japon’dan telefon geldi. Kitabımı almış. “saatlerce kitabınızdaki
fotoğraflara bakıyorum” diyor çok bozuk bir İngilizce ile. “Siz neden Vietnam’da
başkasınız, başka yerlerde daha farklısınız. Bir şey hissettim. Doğrusu siz Lübnan’a
yakın bir coğrafyada mı yaşıyorsunuz? " dedi. Bunu da o görüyor ve en önemlisi,
merak edip telefon açıyor.
TÇ – Görmek ama yüzeysel görmemek.
CA – Görme biçimleri var.
TÇ – John Berger’in, okudum.
CA – Ben mahalle berberine giderim. Meraklı bir çocuk gelip soruyor, Afrikalıların
neden saçları uzamıyor diye. İşte o çocuk dünyanın en iyi berberi olur. Yine üniversiteden
gelen gençler var, soru sormak için. Bir genç sergiye geliyor. Beni en iyi anlayacak
sizsiniz diyerek. Belli, Vietnam sendromu yaşıyor. Bir hanım “eşim sizi tanımak istiyor”
diyor. İstanbul’a çıkan tayinle paniğe kapılan. O da Vietnam sendromu yaşıyor. Korku
veren bir adam bu biterse neyle yaşayacağım endişesine kapıldığı için. Korku veremezse
çöküşe geçer çünkü.
TÇ – Psikoloji bilmek gerekir.
CA – Gözlemlerime bakarım, merak var. Ankara’da, üniversite de 4 saat beslenme üzerine
söyleşi yaptım. Besleyerek bir toplumu değiştirebilirsiniz. Yapısını, her şeyini.
Dünyada iki örneği var. Hindistan ve ABD. Nüfusun %90ı vejeteryan. Rahatlıkla
yönlendirirsiniz, çoğunluğunu etten uzaklaştırarak. ABD de obozite, hareketsiz
hale getirir yönetirsiniz.
TÇ – Yönetmek...
CA – Bizim gibi insanlara gerek var mı? Burada olmayabilir.
TÇ – Türkiye’de sizin gibilere gerek var, bana göre. Benim bakış açım da beni size ulaştırdı.
CA – 73 Öğrenciniz var. Üçü önemli. Sizi bulacaklar. Yetmişi yoktur aslında. Moraliniz
bozulmasın. Ya annesi yollamıştır, ya askerlik içindir. Sabır.
TÇ – Evet, tesadüfen gelenler var. Alanlarını bilinçli seçmeyenler çok.
CA – Moraliniz bozulmasın. Ben nasıl sizi buluyorsam, siz de beni buluyorsunuz.
Biz bir takım kaygı ve meraklarımızı konuşuyorsak bu önemlidir. Bilgi toplumu
olduğu sürece bu oran artar. Benim “Haberci” Pazar günleri çıkıyor, yayınlanıyor.
TÇ – “Sözün Bittiği Yerde”, bu çok hoşuma gitmişti... Savaşa karşı olmak...
CA – Savaşa karşıyım ama savaş gerçeğini de kabul ediyorum.
TÇ – Nedenleri önemli. Bizim tarih kitapları gibi değil, mermer ve asker sayısıyla
anlatılan...
CA – Bazen kötü bir oluşum, iyi bir oluşuma neden olabiliyor.
TÇ – Bir kötülük bir iyilik kapısını açıyor değil mi?

YTÜ SANTAS
19 –12 - 2002 İstanbul

Not: Sayın Prof. Dr. Gülay Hergenç ve Sayın İlknur Hergenç’e yardımlarından dolayı
teşekkür ediyorum.

 
Back | Top