Yusuf Eradam, tr -

DEKLANŞÖR

Geceyarısının sessiz sokak karanlığından sonra ev içi. Adam, bir başınadır ve evinin salonunda televizyon başındadır ve CNN Türk’te haberleri izlemektedir. Televizyonun yanında duran saat sabahın ikisini ya da üçünü göstermektedir.

Bu saatte sokaktan geçen arabalar azalmıştır ve televizyonda Amerika’nın Irak harekatı ile ilgili görüntüleri ve haber yorumları adamın gözünde yansır ve mimiklerinde endişeden başka bir şey yoktur.

Yanıbaşındaki masanın üzerinde fotoğraf makinesi durmaktadır.

O sırada sokaktan “Pat, küt, güm!” benzeri tok seslere eşlik eden bağırış ve haykırışlar gelir.

Adam, seslerin ne olduğunu anlamak üzere yerinden kalkar, önce perdeyi, sonra pencereyi açar ve caddede futbol oynayan iki genç görür. Bu gençler, gece yolda kalan araçları kurtarmaktan sorumlu “Güneş: Oto Çekme” servisinin gece nöbetçisi gençlerdir. Sokağın karşısındaki “Oto Çekme” şirketinin bürosunda başka bir genç de televizyon izlemektedir.

“Cunti’nin kalitesini kimse tartışamaz abii!” diye bağırır sokaktaki gençlerden biri ve topa bir tekme atar. Gecenin sessizliğinde top bomba gibi patlayarak sokağın öteki ucundaki gence doğru gider.

“Oynatsınlar görelim oğlum, oynatsınlar görelim,” der öteki ve topa bir tekme de o patlatır.

“Ulan, Sergen’in tırnağının boku olamaz sizin Cunti layn!” diye bağırır ve topa vurur.

Bu arada, birkaç pencerede daha ışık yanar ve sokaktaki bu gürültünün ne olduğunu anlamaya çalışan insan silüetleri belirir pencerelerde.

“Efendi ol lan, uygarca söyle, rakibine basmak keyfini ne zamandır yaşamadınız lan? Elin gavurlarından bi tek biz mi medet umuyoz ha?” Topa vurur.

“Çıplak gözle izledin mi sen onu apti!” Topa vurur.

“Geçen maçta n’aptınız ulan, kim yedi lan hakemi satın aldığınızı ha?” Topa vurur.

“Abi, hakemin yaptığı yanlışı niye bütün camiaya yüklüyon ha! Siz geçen maçta bir pozisyon buldunuz mu lan! Kocakarılar gibi götünüzü zor taşıdınız lan sahada!” Topa vurur.

Bu sırada “Güneş: Oto Çekme” bürosunda televizyon başındaki genç de sahaya, sokağa gelir.

“Bana da atın lan!”

“Hadi lan, sen ne annarsın futboldan!”

“Bana da at ulan; Allah şaşırtmasın bak Hasan Şaş hakkında ne dediğini patrona söylerim!”

Öteki, bu tehdit üzerine pası yeni gelen arkadaşına verir. O da patlatır tekmeyi topa: “Ulan sizin futbol mayanız yok be!”

“Washington’a kâlp nakli yapıp da getirtelim mi lan futbolcuyu, ha? Sezon sonu geliyor ulan, hâlâ sistem oyuncu mu arıyonuz he? İyi top oynamıyonuz işte, kabul edin şunu!” Topa vurur.

“Hadi lan! Gerekli pozisyona giremedik işte! Yakında hepinizi eşşekten düşmüşe döndürmezsek neyiz!” der ve patlatır tekmeyi topa.

Topu karşılayan genç topu ayağı altında tutar bir süre: “Hadi ooolum, futbolda dün yoktur, yarın yoktur, bugün vardır ooolum, bugüüün!” der ve patlatır tekmeyi topa.

“Yav, pozisyon çıktı da vurmadık mı lan?” der üçüncü genç ve bir tekme de o atar.

“Ulan, hortumlanmış paralarla tabii gerekli pozisyon bulamazsın, santrafor alıyonuz bok gibi dolarları bastırıp, bi bok yiyemiyonuz lan! Üzülüyom lan size, paranızla rezil oluyonuz beee!”

Fotoğraf makineli adamın televizyonuna geri döneriz. Haberler devam etmektedir ve çölde yürüyen tanklar ya da Kuzey Irak’ta eğitilen peşmergelerle ilgili haberler gelir görüntüye.

Futbol oynayan çocuklardan biri bağırır: “Ortega kadar bile olamadınız lan. Topu dışarı atmakta üstünüze yok be!” Ve topa vurur. Işıkları yanan pencerelerin sayısı artar.

Televizyonda savaş haberleri biter. Fotoğraf makineli adam uzaktan kumandasının düğmesine basar ve kanalı zaplar. NTV haberlerinde izlediği bir sonraki haber şöyle demektedir: “Amerika’nın Irak’a düzenlediği çıkartmaya karşı sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu Savaşa Karşı Federasyon Atatürk Kültür Merkezi’ne Greenpeace üyelerinin ‘Savaşa Hayır’ pankartı asmasının ardından geceleri bir dakikalığına ışıkları söndürme kampanyası başlattı.”

Bunu duyan adam, fotoğraf makinesini kapar ve yeniden penceresinin önüne gelir. Penceresine en yakın yerdeki gencin topa vurmak üzere olduğunu görür. Ayarını yapar, çocuğun ayağını ve topu netler ve deklanşöre basar.

Gecenin karanlığında ve sessizliğinde manüel fotoğraf makinesinin deklanşörünün sesi bomba gibi patlar. Topa vurmak üzere olan genç, sesi duyunca irkilir, topa tekme atamaz. Topu kaptığı ile büroya doğru seyirtir. Öteki iki genç de apar topar büroya girerler. Büronun ışıklarını da söndürürler.

Pencerelerdeki ışıklar da birer birer söner.


GO, AMERICA GO!.................................................................Prof. Dr. Yusuf Eradam*

ABD bugünlerde Moby Dick’i saplantı haline getirip balıkcağızı ait olduğu doğa içinde rahat bırakmayan Kaptan Ahab gibi ve bu onun tarihinde ilk kez olmuyor. ABD ille de kopan bacağın intikamını alacak, bu iradeyi, onun yerleşik imajını kim sarsmışsa, kim ona gözünün üstünde kaşın var demişse, ona dünya kaç bucaktır gösterecek. Daha önce, Pearl Harbor baskınından sonra İkinci Dünya Savaşı’na giren ABD atom bombasını gerçek hedeflerde “deneyerek” ne yapıp edip “savaşa son vermişti.” Savaş, ABD için yeni silahları deneyebileceği bir oyun alanı. Savaş oyunlarında da ilerde olabilmesi biraz da silah tacirlerinin keselerini doldurmasına bağlı. Bu müstehzi ifadelerle ne demek istiyorum? ABD, (Amerikan halkı değil. Amerikan ideolojisi ve hükümetleri) savaş istemek zorunda, çünkü yeni silahları var deneyecek ve Orta Doğu’yu, petrol yataklarını istiyor. Bu, Amerika’nın “payidar” olmasını kolaylaştıracaktır. Amaç, sadece hayatta kalmak değil, hakim olmak, hayatta “damarlarının” en azından kontrolünü elde tutmaktır.

“Cheer-up girls” nedir, özellikle Amerikan Güzeli filminden biliriz. Filmde öldüğü günü anlatan adam kızının lolita arkadaşına aşık olur. Bu lolita da, okul takımını galeyana getirip şevklendirecek ponponlu kızlar grubundan biridir. Örneğin, Amerika’nın Michigan eyaletinin Saginaw Vadisi Devlet Üniversitesi’sinin (SVSU) önemli takımlarından birinin simgesi kırmızı renkli Amerikan ispinozudur (cardinal). Bu kuş Amerika’ya özgü olduğu için simge olarak seçilmiştir ve kırmızı mini elbiseler giyen kızlar Amerikan futbolu oynanırken “Go, Cardinal Go!” diye çığırırlar ve oğlanlarla birlikte akrobatik hareketler ve danslarla oyuncuları karşı takımı yensinler diye “gaza” getirirler. Bu takımda oldukları içinde derslere devam etmeden sınıf geçebilirler.

“Go” sözcüğünü yine en iyi film oskarı ile ödüllendirilen bir başka Amerikan filminde de gördük:A Beautiful Mind. Daha filmin ilk sahnesinde McCarthy dönemini aklamaya çalışan bu film doğunun zeka oyunlarından Go oyunu üzerine kurgulanmıştı. Çin’de çıkmış, daha sonra Japonya’da ün yapmış ve popülerlik kazanmış ve bugünkü şampiyonları çoğunlukla Kore’den çıkan bu oyunun satrança kıyasla daha fazla hamle olanağı var. Nedir bu oyunun burada bizi ilgilendiren temel özelliği? Go oyununda, yassı taşları çizgilerin keşisme noktalarına koyuyorsunuz birer birer. Buna “ev almak” deniyor. Amaç, hasmınızın taşının oturduğu kesişme noktasının etrafını kendi taşlarınızla çevirip onu hareketsiz kılmak. Hasmınız sonunda etrafı tümüyle çevrilip ev alamaz hale, yani kıpırdayamaz hale gelince, yani tehlikesiz olunca yeniliyor. Filmde, şizofren bilim adamı ilk kez oyunu oynadığında yeniliyor ve buna çok sinirlenip Go tahtasını deviriyordu. Daha sonra zeka konusunda onun üstünde kimse olmadığı anlaşılıyor ve herkes ona şapka çıkarıyordu (alanında yetke olduklarının kanıtı olan dolmakalemlerini onun masasına bırakmalarıyla gösteriyorlardı bunu) ve adam Nobel ödülüne hak kazanıyordu. Ama filmin sonunda, halüsinasyonlarındaki biri CIA ajanı, diğeri oda arkadaşı, üçüncüsü de oda arkadaşının kızını gördüğü halde artık onlardan etkilenmiyordu. Kendisine, “Onları hala görüyor musun?” diye sorulduğunda, “Evet, oradalar, ama artık beni etkilemelerine izin vermiyorum,” diyordu. Amerika’nın siyasette izlediği yöntem de budur. Düşman bellediklerini tümüyle ortadan kaldırmasa da düşmanı, hasımı, kendi varlığı için tehdit oluşturanları etkisiz kılmak.

Aklı başında Amerikalı arkadaşlarım bana gönderdikleri e-posta mesajları ile beni çok merak ettiklerini söylüyor, kendime dikkat etmemi tembihliyorlar. Milliyetçiliğin, kuru şövenizmin, militarizmin tarihleri boyunca hiç bu kadar çok kan emici karanlık bir dönemi daha olmadığını beni bile şaşırtacak tümcelerle ifade ediyorlar. Bu savaşın olmasını Amerikalıların çoğunun istemediğini, anket sonuçlarının yalan olduğunu da ifade ediyorlar. Gerçekten vatanını seven her gerçek vatanperver, vatanperverliğini kör gözüne parmak vurgulamak zorunda kalmaz, diyorlar. Bir tanesi hele, “Bu bayrak artık beni temsil etmiyor...artık hiç olmadığım kadar yalnızım,” bile diyebiliyor. Ben Texas toprak, petrol ve silah ticareti ağalarının kurallarını vatanperverlikle bağdaştırmayan gerçek Amerikalı dostlarımı çok seviyorum ve gerçek Amerikalı işte böyle olur diye onlara şapka çıkarıyorum.

Öteki Amerikalılar ise varsıllığın getirdiği birçok saplantının pençesindeler: Bunlardan bugünlerde öne çıkanı ise bana bir şey olmaz (hubris) hastalığı. İflah olmaz bir illet bu çünkü insan bu hastalığa yakalandı mı sürekli bir paranoyayı yaşama tavrı haline getiriyor da ondan iflah olmaz bir illet. Amerika tarihi boyunca en az iki kez irkilerek uyandı bu hastalığa: 1. Pearl Harbor baskını, 2. Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı. Felaket ya da kıyamet tellallığı (apokaliptik düşünce) yapan Hollywood yapımları ile (örneğin, Yüzüklerin Kardeşliği, İki Kule vb.) beyni yıkanan Amerikalılar şeytan ile özdeşleştirdikleri her şeyi, herkesi, örneğin Saddam’ı yeryüzünden silmek ister.

ABD’ye sesleniyoruz: Bizler Kızılderilelere yapılanları, Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, Şili’yi, unutmadık. Bizler Victor Jara, Bob Dylan dinleyerek, Allende okuyarak büyüdük. Bilinç ve belleğimde Amerikan edebiyatı ve kültürünün temel taşlarını öğrenirken bile şimdi ne yazık ki diskolara ya da Candan Erçetin’in klibine malzeme yapılan “kurtuluş savaşçılarına” aşık olduk, Gazi Mustafa Kemal gibi, Che Guevara gibi, Mandela gibi. Ama bizim memleketimiz de militarizm ve kuru sıkı şövenizm yüzünden öyle bir yere getirildi ki, ve de bunun sonucunda Atatürk ödülünü öyle birine verdik ki, bütün dünyanın ayakta alkışladığı Mandela saygı duyduğu, örnek aldığı bir önderin adına verilen ödülü “netekim” reddetti.

Türkiye’nin ağzına bir parmak bal çaldı Amerika da, bu balın kokusunu mu aldı Avrupa’nın emperyalist geçmişli dev “gelişmiş ülkeleri”? Bu balın ne olduğunu bilmem, ama yüzeyde gürünen, Avrupalı ülkeler Amerika’nın karşısına paraları ile durmuş göründükleri gibi, öyle her istediğini yapabileceğini sanacak bir Dilaver olamayacağını söylemek de ister gibi. Ya da, bilmediğimiz hesaplar var ve simbiotik bir ilişkide, makiler arasında sürüden ayrılıp tek başına kalmış av hayvanının etinden onlar da koparmak istemektedirler.

ABD’nin artık kendine çekidüzen vermesi gerektir, gerektir de, acaba kimliksiz ve cıscıbıl ortada kalırız korkusunu mu yaşamaktadır. Her ne hal ise, Atlantik fayındaki çatlak bize de bir uyarıdır, Amerika ile ilişkilerimizde “kahve dövücüsünün hınk deyicisi” konumumuzu terketmeliyiz. Bu da tarihi anlamda bizim kimliğimiz ile ilgili. Coğrafi açıdan nerede olduğumuzu bilmeyenler, bizi Doğu’ya mı Batı’ya mı, Orta Doğu’ya mı, Yakın Doğu’ya mı koysunlar bilmeyenler, evrensel değerlerde, savaşa karşı olmak zorunluluğunda, leş kargalığı yapmanın insan onuruna yakışmadığı, iktidardan yana olmanın bedelinin ağır olacığını da bilmeli ki şimdi ABD’ye, ilerde de başka bir “efendiye” dur diyebilmelidir. Bu tavır, Türk insanının milliyetçi duygularını da okşayacaktır. Ordusuyla, gümbür gümbür geldiği iddia edilen, bana göre bir azınlık hükumeti olan bugünkü iktidar da yerini sağlamlaştırmak istiyorsa, aslında iktidarın müktedir olduğunu unutmayıp “Cheer-up girls!” gibi davranmaktan, hele hele öyle değilmiş gibi yapmaktan vazgeçmelidir.

ABD bize IMF vb. kozları ile aba altından sopa gösteriyorsa, bizim de onlara söylenecek bir çift lafımız olabilir: Özgürlüğü korumak adına Tanrı’yı da yanınıza alarak yaptığınız her kıyım korku kafeslerinizi daha da daraltıyor. Bugün özgürlükler ülkesi mavalını dünyaya satma konusunda başarısını hiçbir zaman tartışmadığımız ABD, bir an önce ismiyle müsemma olmalıdır ve tek erkek kıta olmak hasebi ile de erkek gibi davranıp, kinci, intikam peşindeki bir “Ali kıran baş kesen” Texas’lı kabadayı havasını bırakmalı ve uygar bir ülke olmak yolunda Doğu’dan ders almalıdır. Firavun Kufu’nun yaptığı gibi “ortadan kaldırılamazlar” yani ölümsüzler arasına katılmak isterken kutsal mezarını inşa etmekten başka bir şey yapmıyor da ondan.

ABD, İngiltere’nin tetikçisi olmamalıdır. İngiltere ya da herhangi başka bir ülke de ABD’nin. Türkiye de Amerika kahve döverken hınk demeyi bırakmalıdır, çünkü geride tırnaklarını birbirine sürtüp bekleyen ve eşeklerin tepişmesinden hayır umanlar olabilir. Şiddetten şiddetin doğduğu bir karmaşa ortamında radikal İslam’ın bile yükseleceğini ümit edenler bile vardır.

Herman Melville’in Moby Dick adlı romanında intikam saplantısı sonucunda Kaptan Ahab’a ne olmuştu, anımsarsınız. Ahab, balinanın sırtına saplanmış mızrakların iplerine dolanmış bir şekilde beyaz balina ile birlikte okyanusun dibini boylamıştı. Hangi evrensel ilkeyi anımsatalım: “Önce zarar verme” ya da on emirden ilki olan “Öldürmeyeceksin!” mi? Kaptan Ahab’ın ödülü, bedelini de birlikte getirmişti. Bu sonu, ABD’nin yanında o derinlere çekmeye çalıştığı bizler kadar gerçek Amerikalılar da hak etmiyor çünkü. İşte bunun için de “Savaşa Hayır!”

*Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı

yorum@radikal.com.tr

 
Back | Top